Kitleden kütleye, İsmail KILIÇARSLAN

Şöyle bir tehlike var: Verilmiş cevaplarla yetinmelerin çağındayız. Daha doğrusu, karşımıza konulan cevaplar rafından seçim yapmayı, yapabilmeyi "düşünme ameliyesi” zannediyoruz. Oysa düşünmek, soruyu ve sorunu mahsuslaştırıp "cevabı bulmayı önemsemeden” iz üzerinde giderek gerçekleşebilecek bir şeydir.
 

Cevap, düşünceyi öldürür. Dahası, bir sorunun peşine düşmeyi göze alamayıp sadece verilmiş cevaplardan seçim yaparak yaşamak insanı da, insanlığı da bitirir.

Bugün en çok özgürlük bahsinde karşımıza çıktığını görürüz "cevaplar kategorisi”nin. Kendini özgür zanneden bireyin yaptığı şey sadece "seçilebilir duygular, nesneler, kavramlar” rafından bir şey seçip hayatına devam etmektir.

Bir kez söylemiştim. Bir kez daha söylemekte niçin beis olsun? Cep telefonu kullanma işini bir sorun olarak tanımlamayı kendimize teklif etmediğimiz sürece özgürlük tanımımız cep telefonlarından bir cep telefonu satın almak; onun rengini, kılıfını, kapağını seçince kendimizi "birey hissetmek” ile sınırlı kalacak.

Ne var ki burada bizim büyük çaresizliğimiz şudur: Bugünün dünyasında "cep telefonu kullanmamak” da "verilmiş cevaplar rafı”ndaki yerini almış bir meseledir. Bugün "alternatif” sandığımız hemen her şey aslında ana akımın içinde kalmanın, insan tekini ana akımın içinde tutmanın bir yoludur.

Neticede geniş kitlelere doğayı sevdiren Serdar Kılıç’ın "bu projede tek bir ağaç kesilmedi” diyerek site reklamında oynadığı bir dünyadayız. "Dağa çıkmayı” devasa bir spor ürünleri pazarının içine yerleştirerek içini boşaltan bir dünyada yaşıyoruz.

Başka bir patika bulalım kendimize.

Bugün toplumun, bilhassa dindar gençlerin karşısına "alternatif var” diyerek çıkan adamların oluşturduğu atmosfer "dağa çıkmayı spor ürünleri pazarına kurban eden” kapitalizmin yaptığına benzemiyor mu?

Üzerine gereğinden fazla yük yüklenen ve sorumluluk verilen gençlerin "soru sormayan varlıklar” haline getirilmesinde bu adamların suçu nedir?

Hep söyledim, yine söyleyeceğim. Kuşku duymak, akıl sahibi olmanın ilk şartıdır. Akıl sahibi olmak mükellefiyetin ilk şartıdır. Ve mükellefiyet insani/dini sorumluluğun ilk şartıdır.

Bugün "gençlik yetiştiriyoruz” iddiasında hocaların, (güya) alimlerin, (güya) kanaat önderlerinin ilk ve en önemli numaraları gençleri bütün kuşkularından arındırarak birer kesin inançlıya dönüştürmedeki başarılarıdır.

Malum, mümin ile kesin inançlı arasında çok ciddi bir fark var. Mümin, aklını ve kalbini muazzam bir dengeyle birlikte tutmayı başaran insana denirken, kesin inançlı ise ne kalbine ne de aklına danışan yobaza denir. Mümin sorunu tanımlayıp "soru”nun peşine düşerken kesin inançlı yobaz tanımlanmış sorunun içinde kalmayı ve verilmiş cevaplarla yetinmeyi tercih eder.

Burada Cemil Meriç’in ve Süleyman Çobanoğlu’nun "irfan” üzerinden tanımını değiştirdiği yobazlıktan değil, düz, dümdüz bir yobazlıktan bahsettiğimi söylemeye bilmem gerek var mı?

Bugün adına hoca, alim, kanaat önderi dediğimiz isimlerin kahir ekseriyeti genç bireyi sorusuz ve sorunsuz bırakma sektöründe. Zira gelişmeyi değil bağlılığı, liyakati değil sadakati önemsemek revaçta.

Bana "gençlik nedir?” diye sorsanız size "bağımsızlığını çok önemseyen bir serserilik biçimidir” diye cevap veririm. Fakat bugün "genç yetiştiriyoruz” iddiası ile meydan ortasına çıkan isimlerin "hizaya girmeyi” ve "bağımlılığı” her şeyden çok önemsediklerini görüyoruz.   

Bu gidiş, bizi "nitelikli ve yönetilemez bir kitle” olmaktan "hizaya sokulabilen ve kolayca yönetilebilen bir kütle”ye çevirir; başkası değil.

Benimki de laf. Belki de bugün istenilen sadece budur. Cep telefonunu tartışmaya açmak yerine raftan bir hoca seçmeyi "özgürlük” sanmaktır belki de çözüm. Bilemeyiz.

Fakat yine de birkaç soru sormak boynuma borç olsun. Mesela geçerli yorumlar arasından illa birini seçmenin nasıl bir önemi vardır? Mesela herhangi bir kitabı okumak niçin zararlı olsun? Mesela kitap okumak niçin "aklın karışır” cümlesiyle karşılansın? Mesela "bir soru”ya ömrünü veren adamların yolundan gitmek dururken niçin "bir cevaba sarılarak ömrünü tüketen” adamların peşinden gidelim? Senin hocanın her cümlesinin doğru olduğuna niçin kanaat getirmem gerekiyor? Tek bir kişinin bütün doğruları bilmesi mümkün müdür? Mümkün olduğunda biz ona hoca değil Peygamber demiyor muyduk?

Cevaplar mı? Dedik ya hacı. Asıl olan sormaktır. Bu soruları sormaya cesaret edersek belki "Allah’ın yetkili bayileri: Türkiye’de kitle hocaları” başlıklı bir tartışma açabiliriz.  

https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/kitleden-kutleye-2041400
 

Yorumlar
Uzm.Klinik Psk.Gülşah AKÇAY CİVRİZ