Güney Kore, mucizesini nasıl yarattı!

Güney Kore mucizesi ve bu mucizeye yol açtığı belirtilen model Türkiye’nin kalkınması ile ilgili tartışmalarda hep gündemdedir. Şimdilerde TİM de bu modeli inceliyor. Ve bakın bir Koreli bu modele ilişkin neler söylüyor...

 

71641.jpg

 

Geçen hafta Bursa’daki 250 Büyük Firma Araştırması ile ilgili sonuçları sizlerle paylaşmaya çalıştım…
Ve o sonuçları fırsat bilip, Türk sanayiinin ihtiyaç duyduğu değişim üzerine Bursa Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı İbrahim Burkay’ın konuyla ilgili değerlendirmelerini de...
Burkay’ın bana göre en dikkat çekici tespitlerinden birini ise bu haftaya sakladım: BTSO Başkanı, "Türkiye artık bir ürün ortaya koymalı” diyor, "Tüm dünyanın kullanmadan yapayamayacağı teknolojik bir ürün...”
                                ***
Burkay’a göre önümüzde duran görev bu...
Bunun için Türkiye’nin bir inovasyon stratejisi oluşturması şart...
Çünkü, "inovasyon yoksa teknoloji de yok”...
"Hükümet bu konuda önemli adımlar attı, onu teslim etmek lazım” diyor Burkay, "Türkiye Ar-Ge’ye 11 milyar dolar destek verdi. Ama bizim artık kurguyu değiştirmemiz gerekiyor. Ar-Ge destekleri çok farklı elden dağıtılıyor. ‘Her işi yaparım abi’ diyen ama doğru düzgün bir işi olmayan adama benziyoruz. Oysa bizim artık Ar-Ge projesi üretmek sorunumuz yok. Ama Türkiye’nin önceliklerini
belirlemek görevimiz var...” 
                                ***
BTSO Başkanı, "Gerekiyorsa risk alıp bir firmayı desteklemekten korkmamak lazım” diyor devamla, "Bırakalım onun adamı, bunun adamı çekişmesini. Artık bu ülkenin adamı var! Onu öne koyalım. Yoksa sonuç ortada.. Bizim yerimize başkaları yapıyor ve kazanıyor. Bir toplumun yüksek teknolojiye geçişinin yolu da belli. Ve bu yola girerse Türkiye başarır. Ben bu konuda çok iyimserim...”
                                ***
Konu ileri teknolojiye geçiş olunca laf dönüp dolaşıp Güney Kore mucizesine geldi...
Öğrendim ki, Türkiye İhracatçılar Meclisi de Güney Kore modeli ile ilgili bir rapor hazırlıyormuş...
Doğrusu sevindim... 
Çünkü, bu köşeden de zaman zaman değindiğimiz Güney Kore modeli hep gündeme gelir, tartışılır ama bu modelin etraflıca incelendiğini ve Türkiye açısından bugün ne ifade ettiğini ortaya koyan bir çalışmaya rastlamadım...
Son 40 yılda orta gelir tuzağını aşarak ‘zenginler ligine’ atlamayı başarmış tek ülke olan Güney Kore’nin deneyimlerinden dersler çıkararak uygulamak önemli..
                                ***
1950’de başlayıp üç yıldan fazla süren iç savaş sonrasında Güney Kore dünyanın en fakir yerlerinden biriydi...
1960’lı yılların başında, Güney Kore’nin kişi başına geliri 80 dolar düzeyindeydi...
Aynı dönemde Gana’nın kişi başına geliri 180 dolardı...
Merak etmişsinizdir, söyleyeyim: Türkiye’nin kişi başına milli geliri ise 1960’ta 380 dolar civarındaydı...
Yani bundan 50 yıl önce ortalama bir Koreli, ortalama bir Gana vatandaşının kazandığının yarısını ancak kazanıyordu...
Bir Türkiye vatandaşının ise dörtte birinden daha azını...
                                ***
Dahası, Güney Kore kalkınma konusunda başarısızlığın en kötü örneği olarak kabul ediliyordu. Bugün olduğu gibi ABD’nin o zamanki en önemli yardım kuruluşu USAID tarafından hazırlanan hizmete özel bir raporda bu ülke ‘dipsiz kuyu’ olarak adlandırılıyordu. İhracatı çok zayıf ve genellikle işlenmemiş ürünlerden oluşuyordu...
Bugün dünyanın önde gelen mobil telefon, yarı iletken ve bilgisayar üreticilerinden Samsung o günlerde sadece balık, sebze ve meyve ihraç ediyordu. 1970’lere kadar şirketin ana iş kolları şeker ve tekstil imalatından ibaretti. Samsung 1974’te Korea Semiconductor adlı şirketin yarısını satın alarak yarı-iletken endüstrisine girdiğinde hiç kimse tarafından ciddiye alınmamıştı. 1977’ye kadar renkli TV bile üretemeyen Samsung, 1983’te kendi çiplerini tasarladıktan sonra ABD ve Japonya’daki yarı iletken endüstrisinin büyük oyuncularıyla rekabete girişme niyetini ilan ettiğinde de çok az
kişiyi ikna edebilmişti... 
                                ***
Peki nasıl oldu da, 40 yıl önce temel ihracat ürünleri tungsten cevheri, balık ve insan saçından yapılan peruk olan bir ülke, bugün bir ileri teknoloji ve sanayi ülkesi haline dönüştü? Ve bugün dev şirketleri ile dünya ekonomisini sallıyor? Bence bu soruya en iyi yanıtlardan birini yine bir Koreli veriyor: Ha-Joon Chang...
Cambridge Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nin öğretim üyesi Chang’ın kitap haline getirilen çalışması Türkçe’ye "Sanayileşmenin Gizli Tarihi” olarak çevrildi...
Epos Yayınları’ndan çıkan kitabı bize ilk tavsiye eden ise OSTİM Başkanı Orhan Aydın oldu...
Değerli yazarımız Rüştü Bozkurt da hemen birkaç kopyasını edinip bize dağıttı...
                                ***
Chang, kitabında Güney Kore mucizesinin arka planına ilişkin özetle şu bilgileri veriyor: 1961 yılında bir askeri darbe ile iktidara gelen General Park- Chung Hee, bir zaman sonra sivilleşti. Ve birbirini izleyen üç seçimi kazandı... 
Kimilerine göre, Park’ın hile ve siyasi dalaverelerle güvence altına alınan bu seçim zaferleri, Beş Yıllık Ekonomik Kalkınma Planları ile ülkenin ekonomik ‘mucizesini’ başlatmadaki başarısıyla
ivmelendi...
Normalde üçüncü ve son dönemi 1974 sonunda biten Başkan Park, iktidardaki üçüncü döneminin ortalarına doğru, Latin Amerikalılar tarafından ‘kendi kendisine darbe’ diye adlandırılan oyunu
sahneye koydu. Bu parlamentonun lağvedilmesini ve kendisine hayat boyu devlet başkanlığını garantileyen fiilen hileli bir seçim sisteminin kurulmasını içeriyordu.
                                ***
Bütün bunları yaparken Park, ülkenin demokrasiden kaynaklanan bir kaosa tahammül edemeyeceği mazeretini öne sürdü...
Halka, ülkenin kendisini Kuzey Kore komünizmine karşı savunmak ve ekonomik gelişmesini hızlandırmak zorunda olduğunu söyledi...
1981 yılına kadar ülkede kişi başına düşen geliri 1000 dolara çıkaracağını ilan eden Park’ın bu hedefi hayal denilebilecek ölçüde ihtiraslı kabul ediliyordu.. .
                                ***
Başkan Park, Ağır ve Kimyasal Sanayileşme Programını 1973’te başlattı...
İlk çelik fabrikası ve ilk modern tersane o yıllarda üretime başladı.
Büyük ölçüde ithal edilmiş parçalar kullanılarak ilk yerli tasarım otomobiller o sıralarda üretim hatlarından çıktı...
Sanayi, devlet tarafından seçilen alanlara yönlendirildi...
Elektronik, makine, kimya ve diğer ileri endüstrilerde yeni firmalar kuruldu ve bir anlamda bu firmaların üretim yapacakları alanlar devlet tarafından planlandı...
                                ***
1974 ile 1979 yılları arasında ülkenin kişi başına düşen geliri beş kattan fazla arttı...
Park’ın başlangıçta hayali kabul edilen kişi başına 1000 dolar gelir hedefine öngörülenden dört yıl önce erişildi...
İhracat artışında ise başarı daha da hızlıydı: 1970’lerin başında 1.5 milyar dolar civarında ihracat yapan Güney Kore 1980’e gelmeden 15 milyar dolar sınırını aşmıştı...
                                ***
Chang kitabında diyor ki; "Ülkenin ekonomik kalkınma saplantısı, eğitimimizde de yansımasını tam olarak gösterdi. Yabancı sigara içenleri açığa çıkarmanın bile vatanseverlik görevimiz olduğunu öğrendik. Ülke, ihracattan kazandığı her kuruş dövizi daha iyi endüstrilerin geliştirilmesi için makine ve diğer girdilerin ithalatında kullanma ihtiyacı duyuyordu. Değerli yabancı paralar, ülkenin fabrikalarındaki ihracat savaşında çarpışan sanayi askerlerimizin gerçek kanı ve teriydi. Değersiz şeylere bunları israf edenler vatan hainiydiler...”
Kısaca, Güney Kore’de endüstriyel kalkınma amacıyla zaruri olmayan herhangi bir şey için döviz harcamak yasaklandı. İthalat; yasaklar, yüksek tarifeler ve ağır vergiler aracılığıyla caydırıldı...
Öyle ki, Chang, "1970’lerin sonunda hükümetin özel izniyle Danimarka kurabiyeleri ithal edildiğinde yaşanan küçük çaplı ulusal rahatlama hissini hatırlıyorum” diyor...
                                ***
Tabii, "Kore’nin ekonomik mucizesinin karanlık taraflarından” da bahsediyor Chang...
Çocuk işçi çalıştırılmasından karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan yığınlara...
Hızlı sanayileşme dönemiyle gelen zorlu iç göçten, her yerde bitiveren gecekondu mahallelerine... Ardından hızla büyüyen orta sınıflar için yapılan yeni apartman blokları...
Zaman farkıyla da olsa, bizim de yakından bildiğimiz benzer hikayeler...
Chang, gecekondu mahallelerinin hep daha uzak yerlere gitmek zorunda kaldığını, sakinlerinin de bazılarının bu yolculuğu şehrin ana çöplüğü olan Nanji Adası’nda çöp toplarken bitirdiklerini anlatıyor. 2002 Dünya Kupası esnasında gördüğümüz etkileyici Seul Stadyumu’nu çevreleyen güzel parklar adadaki eski çöp alanının üstüne inşa edilmiş... Ve bu çöp alanının bir bölümü bugün, daha önce buraya dökülen organik materyallerden kaynaklanan metan gazıyla çalışan ultramodern ölçülerde çevreci bir elektrik santraline sahipmiş...
                                ***
Bütün bu sorunlarla birlikte, Kore’nin son 40-50 yıldaki ekonomik büyümesi tek kelimeyle olağanüstü...
Ve bunun sonucunda yaşadığı toplumsal dönüşüm de... 
1980’lerin başına kadar Ekvador, Mauritius ve Kosta Rika’ya eşit düzeyde bir orta gelir ülkesi iken Güney Kore bugün artık satın alma gücüne göre 1.7 trilyon dolara varan ekonomik büyüklüğü ile ‘zengin’ bir ülke sayılıyor... 50 milyon nüfuslu ülkede kişi başı milli gelir 25 bin doların epey üzerinde...
İhracatı ise Türkiye’nin 2023 hedefi olan 500 milyar dolara dayandı bile... Ve bunun dörtte birinden fazlası ileri teknolojik ürünlerden oluşuyor!
                                ***
1980’lerin taklitçisi Güney Kore, bugün dünyanın en ‘icatçı’ en ‘yenilikçi’ ülkelerinden biri...
IBM makinelerinin sökülüp, parçaların kopyalanıp yeniden birleştirildiği ‘kopya’ bilgisayarların... Nike ayakkabılarının ve Louis Vuitton çantalarının büyük miktarlarda seri üretiminin yapıldığı ‘korsan cenneti” Güney Kore, bugün, Amerikan Patent Bürosu tarafından verilen patentlerin sayısı bakımından en üstte yer alan beş ülkeden biri...
Uzun söze gerek yok! Nokia’nın Microsoft’a satılmak durumunda kaldığı bir dönemde, Apple ile Samsung arasında dünya çapında süren nefes kesen teknoloji yarışını anımsamak, bugünkü Güney
Kore’yi kavramak için yeterli...
                                ***
Güney Kore, bugün zarif cep telefonları ihraç eden bir ülke olmanın yanı sıra, insanları daha iyi beslenen, çok daha uzun yaşayan, çok daha az bebek kaybeden bir ülke aynı zamanda...
Chang, Kore’nin ilerlemesini adeta Haiti’nin İsviçre’ye dönüşmesine benzettikten sonra soruyor: "Bu mucize nasıl mümkün oldu?” Ve hemen arkasından ekliyor: "Pek çok iktisatçı için cevap
basittir: Kore serbest piyasanın emirlerini izlediği için başarılı olmuştur!” İzin verirseniz, öyle olup olmadığını da haftaya tartışalım...

http://www.dunya.com/guney-kore-mucizesini-nasil-yaratti-153094yy.htm
 

 

Son Editörden’in başlığı, "Güney Kore mucizesini nasıl yarattı” idi...
Bu konuyu önemsiyorum ve tartışmamız gerektiğini düşünüyorum, zira Türkiye için çok önemli bir tehlike olarak gördüğüm orta gelir tuzağını son 30 sene içinde aşabilen tek ülke Güney Kore...

---

Üzerinden epey zaman geçti...
Biraz hatırlatayım...
İlk yazıda, Cambridge Üniversitesi öğretim üyesi Ha-Joon Chang’ın Türkçe’ye Sanayileşmenin Gizli Tarihi adıyla çevrilen çalışmasından görüşler aktarmış, sonra da Chang’ın Kore’nin ilerlemesini adeta Haiti’nin İsviçre’ye dönüşmesine benzettikten sonra sorduğu "Bu mucize nasıl mümkün oldu?” sorusuna yer vermiştim...
Sorunun yanıtını ise yeni yazıya bırakmıştık...
İzin verirseniz, kaldığımız yerden devam edelim...

---

"Pek çok iktisatçı için cevap basittir” diyor Chang bu soruya yanıtında, "Kore serbest piyasanın emirlerini izlediği için başarılı olmuştur. Ülke güçlü para, (düşük enflasyon) küçük devlet, özel girişim, serbest ticaret ve yabancı sermayeli yatırımlara dostça yaklaşım ilkelerine sarılmıştır...”
Özetle şunları söylüyor Cambridge’nin Koreli profesörü: Bu görüş neoliberal iktisat olarak biliniyor...
Neoliberal iktisat, 18’inci yüzyıl iktisatçısı Adam Smith ve izleyicilerinin liberal iktisadının güncellenmiş uyarlaması...
Ilk kez 1960’larda ortaya çıktı...
1980’lerden bu yana baskın iktisadi görüş oldu...
Ve o dönemden bu yana, birkaç küçük değişiklik dışında esası, serbestleştirme, özelleştirme ve uluslararası ticaret ve yatırım alanlarındadışa açılmaya dayanan neoliberal gündem aynı kaldı...

---

Bu gündem, Amerika liderliğindeki zengin ülkeler tarafından desteklendi... 
Ve büyük ölçüde yine zenginlerin kontrolü altındaki uluslararası kuruluşlar yani IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından gelişmekte olan ülkelere aktarıldı...
Ayrıca, zengin ülkeler, gelişmekte olan ülkeleri neoliberal politikaları benimsemeye ikna etmek amacıyla yardım bütçelerini ve kendi iç pazarlarına erişim imkanını bir havuç gibi de kullandılar....
Chang, "Neoliberal yapılanma, Kore’nin 1960’larla 1980’ler arasındaki mucize yıllarında neoliberal bir kalkınma stratejisi izlediğine inanmamızı isteyecektir” diyor ve hemen ardından ekliyor: Ama gerçek durum çok farklıydı...

---

Profesör Chang’a göre, gerçekte Güney Kore’nin bu dönemde yaptığı şey, hükümet tarafından özel sektöre danışılarak seçilen belirli endüstrileri, tarife koruması, sübvansiyonlar ve diğer türde devlet destekleriyle, örneğin devlet ihracat kurumu tarafından sağlanan yurtdışı pazarlama bilgilendirme hizmetleri uluslararası rekabete dayanabilecek ölçüde ‘olgunlaşıncaya’ kadar geliştirmek oldu...
O dönemde Kore’de hükümet, bütün bankaların sahibiydi...
Böylelikle ticaretin can suyu olan krediyi yönlendirebiliyordu...
Ülke, devlet mülkiyeti konusunda ideolojik olmaktan ziyade pragmatik bir tavra sahip olmasına rağmen, kamu iktisadi teşebbüsleri bazı büyük projeleri doğrudan üstlendi. Bunun en iyi örneklerinden biri ise çelik üreticisi POSCO...

---

Eğer özel sermayeli girişimler önemli alanlara yatırım yapmaktan imtina ediyorlarsa hükümet, bu alanlarda KİT kurmaktan çekinmiyordu....
Ve eğer bazı özel sermayeli girişimler kötü yönetiliyorsa, hükümet bunları genellikle önce devralıp yeniden yapılandırıyor ve sonra çoğunlukla yeniden özel sektöre satıyordu. Kore hükümetinin döviz üzerindeki
kontrolü de tamdı...
Güçlükle kazanılmış dövizin hayati önemi haiz makine-teçhizatın ve endüstriyel girdilerin ithalatında kullanılmasını güvenceye alıyordu. Yabancı sermayeli yatırımlardan bazıları belirli sektörlerde içtenlikle karşılandı...
Fakat bazıları da dışlandı...
Bu süreçler, ulusal kalkınma planındaki değişikliklere göre saptanıyor ve belki daha da önemlisi ciddi biçimde kontrol ediliyordu. 
Ayrıca hükümet, yabancı patentlere, tersine mühendisliği cesaretlendiren ve patentli ürünlerde korsanlığa göz yuman umursamaz bir tavırla yaklaşıyordu...

---

İyi güzel de...
Öyleyse Güney Kore’nin bir serbest pazar ekonomisi olduğu izlenimi nereden kaynaklanıyor?
Chang’a göre, bu izlenim ihracattaki başarı aracılığıyla yaratıldı. "Fakat” diyor Profesör Chang, "Japonya ve Çin örneklerinin de gösterdiği gibi ihracat başarısı serbest ticareti gerektirmez...”
Çark basit ama etkiliydi: 
Önceki dönemde tamamen basit kumaşlar ve ucuz elektronik ürünleri gibi şeylerin satışına dayanan Kore ihracatı artık gümrük tarifeleri ve sübvansiyonlar aracılığıyla korunan yeni ve daha karmaşık endüstrilerin
ihtiyaç duyduğu ileri teknolojilerin ve pahalı makinelerin edinilmesindeki dövizin kazanılması için bir araçtı...

---

Tabii, korumalar ve sübvansiyonlar, bu endüstrileri uluslararası rekabetten sonsuza dek korumak için değil, yeni teknolojileri içselleştirebilecekleri, yeni organizasyonel yetenekler oluşturabilecekleri ve dünya
pazarında rekabet edebilirlik konumunu yaratmak için kullanıldılar...
Kore’nin ekonomik mucizesi de işte bunun, piyasa ile devlet yönlendiriciliğinin zekice ve pragmatik karışımının sonucuydu. Kore’yi yönetenler, Doğu Bloku ülkelerinin yaptığı gibi piyasayı ortadan kaldırmadı...
Bununla birlikte serbest piyasaya da körü körüne inanmadı...
Piyasaları ciddiye alan Kore hükümeti, stratejik olarak piyasaların sıklıkla politik müdahalelerle düzeltilmesine de ihtiyaç duyuyordu.

---

Peki, Kore bir istisna mı? 
Chang, "Bu türden ‘aykırı’ politikalar vasıtasıyla zenginleşen tek başına Kore olsaydı, serbest piyasa guruları bunu bir istisna olarak reddedebilirlerdi. Bununla birlikte Kore istisna değildir” görüşünde...
Diyor ki, "Serbest piyasanın ve ticaretin anavatanı sayılan İngiltere ve ABDdahil , hemen hemen bugünün tüm gelişmiş ülkeleri neoliberal iktisada karşı gelen politik reçetelere dayanarak zenginleşmişlerdir...”
Yani, bugünün ortodoks iktisadının lanetlediği ve DTÖ Anlaşmaları gibi uluslararası anlaşmaların kat’i şekilde kısıtladığı, uluslararası finansal kuruluşların yasakladığı şeyleri yaparak...
Tabii, Birinci Dünya Savaşı’na kadar, Hollanda ve İsviçre gibi korumacılığı pek fazla kullanmayan birkaç ülke vardı...
Fakat onlar da, başkalarına ait patentleri, koruma çabalarına hiç aldırmayarak, ortodoks çizgiden ciddi şekilde sapmayı tercih etti...

---

Bu aşamada hoşuma giden bir örneği sizinle paylaşayım:
Bir zamanlar, gelişmekte olan bir ülkenin büyük bir üreticisi ilk binek otomobillerini ABD’ye ihraç etti. Bu küçük firma, o güne kadar tapon ürünler, yani daha zengin ülkeler tarafından üretilen kaliteli ürünlerin kötü taklitlerini üretmişti...
Amerika’ya zar zor ihraç edilen otomobil de çok karmaşık bir şey değildi. sadece ucuz ve küçük bir araçtı...
Bazıları bunu ‘dört tekerlekli bir kül tablası’ diye adlandırabilirdi...
Ancak bu, ülke için çok önemli bir andı ve ihracatçıları da gurur duyuyordu.

---

Gelgelelim, ürün başarısız oldu. Küçük otomobilin gayet kötü göründüğünü düşünen çoktu...
Tüketiciler, sadece ikinci sınıf ürünlerin yapıldığı bir yerden gelen bir aile arabası için önemli miktarda para harcamakta isteksizlerdi.
Yeni otomobilin Amerika pazarından çekilmesi zorunluluk haline geldi!
Tabii, bu felaket ülkenin vatandaşları arasında esaslı bir tartışmaya yol açtı...
Pek çok kişi, firmanın basit tekstil makineleri imalatı olan asıl işinde kalması gerektiğini ileri sürüyordu. 
Zaten ülkenin en büyük ihracat kalemi ipekti... 
Eğer firma 25 yıllık denemeden sonra iyi arabalar yapamıyorsa, bunun bir geleceği de yoktu. 
Hükümet, araba imalatçısına başarılı olması için her türlü fırsatı vermişti...
Yüksek gümrük tarifeleri ve otomobil endüstrisinde yabancı sermayeli yatırımlara getirilen sert kontroller firmanın iç pazardaki yüksek karını garantilemişti.
Bir ara, firmanın iflastan kurtarılması için kamu parası dahi kullanıldı. Dolayısıyla da o tarihlerde durumu eleştirenler, 20 yıl önce ülkeden kovulan yabancı menşeili arabaların ülkeye dönüşü için araba ithalatçılarına  yeniden izin verilmesi gerektiğini öne sürüyorlardı...

---

Aynı fikirde olmayanlar da vardı. 
Bunlara göre ise otomobil üretimi gibi ‘ciddi’ bir endüstri geliştirmeksizin hiçbir ülke, hiçbir yere varamazdı... 
Herkese çekci gelecek arabalar yapılabilirdi...
Sadece bunun için daha fazla zamana ihtiyaç duyuyorlardı...

---

Yıl 1958’di...
Ve o ülke Japonya’ydı...
Firmanın adı ise Toyota...
Ve araba Toyopet diye anılıyordu...
Toyota tekstil makinaları imalatçısı olarak iş hayatına başladı ve 1933’de araba üretimine geçti. Japon hükümeti, General Motors ve Ford’u 1939 yılında kapı dışarı etti ve Toyota’yı İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1949’da adı ‘Japonya Bankası’ olan merkez bankasının parasıyla iflastan kurtardı.
Toyopet yenilgisinden yarım yüzyıl sonra ise Toyota’nın lüks markası Lexus, Amerikalı gazeteci Thomas Friedman’ın kitabı Lexus ve Zeytin Ağacı sayesinde bir bakıma küreselleşmenin ikonu oldu...
Fakat 50 yıl kadar önce Japonlar da dahil pek çok kişi, Japon otomobil endüstrisinin var olmaması gerektiğini düşünüyorlardı... 
Bugünse Japon otomobilleri dünyanın her yanında Fransız şarabı kadar doğal görünüyor...
Örnekleri artırmak mümkün...
Ama sanırım, dert anlaşıldı...

---

Değerli yazarımız Rüştü Bozkurt’un sık tekrarladığı bir Afrika sözü var:
"Av tarihini avcılar değil de aslanlar yazsaydı, kimbilir aslanların dişine çerez olmuş kaç bin avcıdan söz edecektik..."
Sonuçta politikada haklı-haksız yok...
Güçlü-güçsüz var...
Güçlü olan haklı gözükür...
Ve tarih, zafer kazananlar tarafından yazılır...

---

Geçmişi bugünün bakış açısıyla yorumlama hatasına hep düşüyoruz...
Pek çoğumuzun ‘tarihi gerçekler’ olarak kabul ettiği birçok konu tamamen yanlış olabiliyor...
Ya da ancak kısmen doğru...
Aynen, gerçekte uzun bir süre boyunca dünyanın en korumacı ülkeleri olan İngiltere ve ABD’nin serbest ticaretin vatanı olarak kabul edilmeleri gibi...
Kimi araştırmalar iddia ediyor ki, gelişmekte olan ülkelerin büyük çoğunluğu serbest ticarete dayanan politikalar benimsedikleri dönemlerde hiç de iyi performans sergilemediler...
Aksine, korumacılığı ve sübvansiyonları kullandıkları dönemlerde çok daha iyi performans gösterdiler...
Performansı en iyi olanlar da, ekonomilerini seçici biçimde ve tedricen dışa açmış olanlardı...

---

Bir süre ara vermenin etkisiyle sözü epey uzattım...
Gazetenin yayın yönetmeni olsam da, yazıişlerinin bana iki sayfa yer açacak hali yok...
Onun için burada bitirmek durumundayım...
Türkiye’nin yeni bir modele ihtiyacı olduğu iş dünyasının çeşitli kesimleri tarafından son dönemde daha sık dile getiriliyor...
TÜSİAD’ın geçtiğimiz haftaki Yüksek İstişare Toplantısı’nda da benzer istekler dile getirildi...
Böyle bir dönemde, dünya deneylerini, bugünü ve bugünün ihtiyaçlarını göz önüne alarak yeniden konuşmakta yarar görüyorum...
Chang’ın Güney Kore’nın başarı hikayesini dinlerken, görüyorum ki, biz küreselleşme döneminden sonra serbest piyasa ekonomisini neredeyse en katıksız şekilde uygular, IMF ne dediyse yapar, Washington Konsensüsü’ne harfiyen uyarken, onlar serbest piyasa ekonomisi ile devlet yönlendirmesinin akılcı sentezini uygulayarak ekonomilerini kalkındırmışlar...
Biz tüketime balıklama dalarken, onlar makroekonomik anlamda tasarruf oranını yüksek tutmuşlar...
Biz sanayinin teknolojik düzeyini yükseltmeyi ihmal ederken, onlarda devlet aktif bir rol izlemiş, teknolojik düzeyi yükseltmeyi öne koyan bir strateji izlemiş...

---

Daha sayacak çok şey var...
Eğitim, hukuk, iş dünyasının yaklaşımları...
Ancak iki ülkenin, gelişmeleri yukarıda büyüme performansları üzerinden sizlere aktarmaya çalıştığım dönemde önemli ölçüde farklı davrandıkları ortada...
Bu süreçte başarılı olanın Güney Kore olduğu da...
Kore’nin ‘mucize’ olarak nitelenen bu başarıyı gösterirken, onaylanamayacak, anti demokratik yöntemler kullanıldığını söyleyenler olabilir...
"Güney Kore modeli, bir dönemin modeliydi, o bugün tekrarlanamaz” diyenler olabilir...
Haklıdırlar da...
Benim söylemeye çalıştığım, Profesör Chang’ın da, bu alanda hayli emek vermiş değerli yazarımız Murat Yülek gibi bizi bilen uzmanlarımızın da çalışmalarını mutlaka dikkate alıp değerlendirmemiz, tartışmamız ve kendimize bir yol çizmemiz gerektiği...
Türkiye, dinamik özel sektörüyle çok önemli bir yere geldi...
Bu inkar edilemez bir gerçek...
Ancak orta gelir tuzağından henüz kurtulamadığımız gerçeği de öyle...
Dahası eğer zenginleşemeden, genç nüfus yapımız gibi kimi dinamikleri de kaybedersek, bu tuzak tam bir kapana dönüşme tehlikesi barındırıyor...
Bizim ise tam da şimdi gücümüze güç katacak yeni politikalara...
Ayağımıza dolanan engellerden kurtulmaya ihtiyacımız var...
Ve gözü üzerimizde olan tüm dünyayı etkileyecek yeni bir başarı hikayesine..

http://www.dunya.com/guney-kore-mucizesini-nasil-yaratti-ii-153380yy.htm
Ekonomi Arşivi
Uzm.Klinik Psk.Gülşah AKÇAY CİVRİZ