Almanya’da son yılların en yoğun tartışma başlıklarından biri bürokrasi. Ekonomik büyümenin yavaşlaması, altyapı yatırımlarının gecikmesi, konut üretimindeki daralma ya da enerji dönüşümünün maliyetleri tartışılırken, neredeyse her analizde aynı tespitle karşılaşıyoruz: Almanya’nın temel sorunlarından biri bürokrasi. İş dünyası temsilcilerinden siyasetçilere kadar geniş bir kesim, karmaşık düzenlemelerin yatırımları yavaşlattığını ve rekabet gücünü zayıflattığını savunuyor. "Bürokrasi ülkeyi yavaşlatıyor” ifadesi bugün Almanya’da neredeyse bir ortak kanaate dönüşmüş durumda.
Ancak dikkat çekici olan nokta, bu tartışmanın tek yönlü olmamasıdır. Bürokrasiyi eleştirenlerin yanında, bürokrasinin modern devletin vazgeçilmez unsuru olduğunu savunan güçlü bir kesim ve akademik yaklaşım sahibi de bulunmaktadır. Bu yaklaşımın önemli temsilcilerinden biri siyaset bilimci Markus Hinterleitner’dir. Lozan Üniversitesi Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde görev yapan Hinterleitner’in İngilizce yayımlanan Blaming Bureaucracy: Problematizing a Political Activity adlı kitabı, bürokrasi eleştirisinin kendisini inceleyen özgün bir çalışma olarak öne çıkmaktadır. Yazarın bir gazete röportajı bu notun ilham kaynağı oldu bana.
Yakın zamanda Frankfurter Allgemeine Zeitung Gazetesi'nde yayımlanan röportajda Hinterleitner, bürokrasinin günümüzde neden bu kadar yoğun biçimde eleştirildiğini farklı bir perspektiften ele alıyor. Röportajda altını çizdiğim bazı tespitlerin Almanya’daki tartışmaları anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Hinterleitner’in en dikkat çekici gözlemlerinden biri, bürokrasi eleştirisinin yeni bir olgu olmadığıdır. Ona göre bürokrasiye yöneltilen eleştiriler, bürokrasinin kendisi kadar eskidir. Nitekim kitabında Michel Foucault, Franz Kafka, John Stuart Mill, Karl Marx, Hannah Arendt ve David Graeber gibi çok farklı düşünürlerin bürokrasiye ilişkin eleştirilerine yer verir.
Röportajdaki şu tespit özellikle dikkat çekicidir:
"Bürokrasinin eleştirisi, bürokrasinin kendisi kadar eskidir… Eleştiriler nihayetinde üç noktada yoğunlaşır: bürokrasinin esnek olmaması ve hantal oluşu; toplum üzerinde rahatsız edici etkiler yaratması; veya daha az bürokrasiyle ekonominin daha yenilikçi olacağı ve daha fazla iş yaratacağı düşüncesi.”
Bu üçlü eleştiri kalıbı bugün Almanya’da yürütülen tartışmalarda da açık biçimde görülmektedir. Bürokrasi çoğu zaman yenilikçiliğin karşıtı olarak sunulmakta ve ekonomik dinamizmi sınırlayan temel faktörlerden biri olarak gösterilmektedir.
Hinterleitner’e göre bürokrasi eleştirisinin bugün bu kadar yoğunlaşmasının nedeni yalnızca düzenlemelerin artması değildir. Asıl neden, hükümetlerin çok yönlü baskılar altında olduğu bir dönemde bulunmamızdır.
Röportajdaki şu değerlendirme özellikle çarpıcıdır:
"Dünya tarihinde hükümetlerin acımasız bir baskı altında olduğu bir dönemdeyiz… Mevcut çoklu kriz toplum ve ekonomi için zehir niteliğinde ve bir günah keçisine ihtiyaç duyuluyor.”
Bu çerçevede bürokrasinin yalnızca radikal siyasetçiler tarafından değil, ana akım siyaset tarafından da eleştirilmesi dikkat çekicidir. Günümüzde bürokrasi eleştirisi, farklı ideolojik pozisyonları birleştiren nadir söylemlerden biri hâline gelmiştir.
Hinterleitner’in en güçlü tezlerinden biri bürokrasinin "mükemmel kurban” olmasıdır.
Röportajda bu durumu şöyle açıklamaktadır:
"Siyasette veya toplumda bir şeyler ters gittiğinde genellikle kimse sorumluluk almak istemez. Bu nedenle bir günah keçisi aranır. Bu suçlama son derece stratejiktir.”
Bürokrasinin bu rol için uygun olmasının birkaç nedeni vardır. Bürokratik yapı karmaşıktır, hemen her sürecin içinde yer alır ve kamuoyuna doğrudan hitap etmez. Bu nedenle kendini savunma kapasitesi sınırlıdır.
"Bürokrasinin karmaşıklığı ve her şeye bir şekilde dahil olması nedeniyle onu suçlamak ilk başta oldukça mantıklı görünür… Üstelik bürokrasi kendini savunamaz. Amacı megafonla dolaşmak değil, sessizce işini yapmaktır.”
Bu nedenle bürokrasi eleştirisi çoğu zaman somut performans sorunlarından çok soyut değerlendirmelere dayanır.
Hinterleitner’in dikkat çektiği önemli bir başka nokta ise devlet kapasitesi ile bürokrasi arasındaki ilişkidir. Modern toplumların giderek daha fazla düzenlemeye ihtiyaç duyduğunu vurgulayan yazar, yapay zekâdan iklim politikalarına kadar pek çok alanda yeni kuralların kaçınılmaz olduğunu belirtmektedir.
Bu nedenle şu değerlendirmesi dikkat çekicidir:
"Daha az rahatsız eden bir yönetim istiyorsak, yüksek performanslı bir yönetime ihtiyacımız vardır.”
Bu tespit, Almanya’daki tartışmaların çoğunda gözden kaçan önemli bir gerçeğe işaret eder. Daha hızlı işleyen bir yönetim için çoğu za3man daha güçlü bir idari kapasite gerekir.
Röportajda vurgulanan bir diğer önemli nokta ise vatandaşların çelişkili beklentileridir. Anketlerde küçük devlet talebi dile getirilirken, somut düzenlemeler söz konusu olduğunda çoğunluk bu düzenlemeleri desteklemektedir.
Bu noktada Hinterleitner şu gözlemi yapmaktadır:
"Bürokratların sırf kural olsun diye yeni kurallar koyduğunu düşünmek yanlış; bunlara toplumsal bir talep vardır.”
Modern toplumların karmaşıklığı, yeni düzenlemeleri kaçınılmaz hâle getirmektedir. Finansal piyasalar, dijital platformlar, çevre politikaları ve tüketici koruması gibi alanlarda kuralların artması büyük ölçüde toplumsal beklentilerin sonucudur.
Almanya’da bürokrasi tartışmalarının yoğunluğu, bu sorunun nesnel olarak büyüdüğü anlamına gelmeyebilir. Hinterleitner’in ortak yazarlarından olduğu çalışmalar, bürokrasi maliyetlerinin son yirmi yılda önemli ölçüde artmadığını göstermektedir.
Bu nedenle yazar şu soruyu sormaktadır:
"Eğer bürokrasi maliyetleri uzun süredir değişmediyse, neden şimdi bu kadar telaşlanıyoruz?”
Bu soru, bürokrasi tartışmalarının ekonomik gerçeklik kadar siyasal iletişimle de ilgili olabileceğini düşündürmektedir.
Hinterleitner bürokrasinin reform ihtiyacını reddetmemektedir. Dijitalleşme, süreçlerin sadeleştirilmesi ve kurumlar arası veri paylaşımının geliştirilmesi gibi alanlarda önemli ilerlemeler sağlanabileceğini kabul etmektedir.
Ancak toptancı çözümlere karşı temkinlidir.
Örneğin raporlama yükümlülüklerinin yarısının kaldırılması gibi önerileri gerçekçi bulmamaktadır. Çünkü her düzenleme belirli bir soruna çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde idari verilerin tek noktada toplanması fikri teknik olarak doğru olsa da Almanya gibi federal bir yapıda büyük yatırımlar gerektirmektedir.
Almanya’da bürokrasi tartışmaları muhtemelen uzun süre gündemde kalacaktır. Ekonomik dönüşümün hızlandığı bir dönemde daha hızlı işleyen bir devlet ihtiyacı açıktır.
Ancak Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yayımlanan bu röportajın hatırlattığı önemli bir gerçek vardır: Bürokrasi yalnızca bir sorun değil, aynı zamanda modern devletin temel kapasitesidir.
Belki de tartışmayı şu soruyla bitirmek gerekir:
Bürokrasi gerçekten Almanya’nın en büyük sorunu mu, yoksa karmaşık bir toplumda düzen üretmenin kaçınılmaz maliyeti mi?