Avrupa’ya, özelde de Almanya’ya Türkiye’den başlayan iş gücü göçünün üzerinden bugün yaklaşık 65 yıl geçti. Bu 65 yıl, yalnızca bir göç tarihini değil; aynı zamanda bir toplumsal hafızayı, bir emek ahlâkını, bir aidiyet mücadelesini ve kuşaklara yayılan bir dönüşümü ifade ediyor. Çünkü 1960’ların başında birkaç yıl çalışıp geri dönmek üzere yola çıkan insanların hikâyesi, bugün iki ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik dokusuna işlemiş çok katmanlı bir gerçekliğe dönüşmüş durumda.
O günlerde Almanya’ya gelenlerin önemli bir kısmı, bu yolculuğu kalıcı bir hayat kurma planıyla yapmadı. Zihinlerde geçici bir çalışma, bir miktar birikim ve sonra memlekete dönüş fikri vardı. Fakat hayat, çoğu zaman planlardan daha güçlüdür. İş kontratları uzadı, yıllar birbirini izledi, aile birleşimleri gerçekleşti, çocuklar doğdu, torunlar büyüdü ve "misafir işçi” olarak tanımlanan insanlar zamanla bu toplumun kalıcı unsurlarından biri hâline geldi. Böylece başlangıçta geçici görülen bir hareket, Avrupa’daki en önemli Türk varlıklarından birinin temelini attı.
Bugünden bakınca açıkça görüyoruz ki bu hikâye yalnızca bir iş gücü transferi hikâyesi değildir. Bu hikâye, aynı zamanda iki ülke arasında kurulan sosyal bağların, kültürel etkileşimin, ekonomik katkının ve kimlik müzakerelerinin hikâyesidir. Bavullarla başlayan yolculuk, zamanla yalnızca insanların değil; alışkanlıkların, dillerin, özlemlerin, hayallerin ve kırgınlıkların da taşındığı büyük bir toplumsal serüvene dönüştü.
Bu hikâyenin en ağır yükünü hiç kuşkusuz ilk kuşak taşıdı. Dilini bilmedikleri, hukukunu tanımadıkları, gündelik hayatına yabancı oldukları bir ülkede hayata tutunmaya çalışan bu insanlar, yalnızca ekonomik zorluklarla değil; yalnızlıkla, dışlanma duygusuyla, hasretle ve çoğu zaman görünmez bir psikolojik baskıyla da mücadele ettiler. Fabrika bantları, üretim hatları, madenler, atölyeler, depolar ve temizlik işleri, onlar için sadece çalışma alanları değil; aynı zamanda sabrın, fedakârlığın ve hayata direnmenin mekânlarıydı.
Dar işçi yurtlarında geçen geceler, çocuk yüzü görmeden geçirilen bayramlar, mektupla taşınan hasret, biriktirilen her kuruşun hesabı ve memlekette bıraktıkları ailelere duydukları sorumluluk, bu kuşağın ruhunu şekillendirdi. Bugün kolayca söylenen birçok cümlenin arka planında, o yılların sessiz ama sarsılmaz mücadelesi vardır. Onlar Almanya’ya sadece beden gücü götürmediler; disiplin, dayanıklılık, kanaat, sabır ve aile sorumluluğu da götürdüler.
Almanya’nın savaş sonrası kalkınma döneminde üretim kapasitesini büyüten o büyük sanayi ritminin içinde, Anadolu’nun farklı şehirlerinden gelmiş binlerce emekçinin alın teri vardır. Bugün modern Avrupa ekonomisinin hikâyesi anlatılırken teknoloji, sermaye ve kurumsal yapıdan söz edilir; fakat o hikâyenin insan unsurunu, yani emeğin taşıdığı tarihsel yükü görmeden tam bir okuma yapmak mümkün değildir. Avrupa’daki Türk varlığının ilk cümlesi, tam da burada yazılmıştır: alın teriyle, sabırla ve sessiz bir dirençle.
Aradan geçen yıllar içinde bu topluluk sadece üretim bandında çalışan bir emek kitlesi olarak kalmadı. İlk kuşağın zorlukla açtığı yol, sonraki kuşaklara yeni kapılar araladı. Eğitim imkânlarının artması, toplumsal tecrübenin çoğalması ve kurumsal varlığın güçlenmesiyle birlikte Türkiye kökenli insanlar Almanya’da çok daha geniş alanlarda görünür olmaya başladı.
Bugün artık karşımızda sadece işçi profili yok. Bugün üniversitelerde ders veren profesörler, rektör yardımcılığı gibi önemli görevler üstlenen akademisyenler, büyük projelerde çalışan inşaat mühendisleri, kendi şirketlerini kurmuş iş insanları, inşaat sahibi girişimciler, galericiler, lokanta sahipleri, sanatçılar, müzisyenler ve daha nice meslek grubu var. Görev yaptığım süre boyunca burada toplumun hemen her kesiminden, her meslek grubundan insanla tanışma fırsatı buldum. Üniversitede çalışan hocadan saha mühendisine, galericiden lokanta sahibine, kültür sanat alanında üretim yapan isimlerden küçük esnafa kadar çok geniş bir insan manzarasıyla karşılaştım. Bunların tamamını saymaya kalksam, doğrusu bu yazının hacmi yetmez.